En sevdiğim şehirlerden Londra’ma kavuştum çok şükür. Oğlumu yaz okuluna yazdırmıştım ki dönüşte onu almaya gideriz bahanesiyle özlediğim şehri tekrar görmek istedim. Bu sefer inanılmaz kalabalık, güneşli bir şehirle karşılaştım. O gri Londra’dan eser yoktu.

Uçağımız Gatwick Havaalanı‘na indikten sonra otele gitmek için tren bileti alırken Oyster kartlarımızı da aldık. Trenle yaklaşık 45 dakika sonunda Waterloo Bölgesi‘nde ki otelimize vardık. Bendeki mutluluk ve düşünceler anlatılmazdı. Çünkü bu sefer bu şehire kızımla, ikinci çocukla gelmiştik. Oysa oğlumla buralarda gezerken biri bana söylese inanmazdım. Şehirde gezerken, oğlumla yaptıklarımız aklıma geldikçe ve yanımda başka bir çocuk … şimdi ise oğlum yalnız başına Londra ‘da. daha dün gibi Westminister’da korsan kostümlü adamla poz verişi, akvaryum önünden teleskopla bakışı, oyun konsolu kayboldu diye London Eye tepesinde ağlayışları.

Bu sefer her yeri hemen hemen bildiğimiz için, eşimle daha farklı koşturmadan sindire sindire gezme kararı aldık. Akşamları Thames Nehri’nde güneşin batışını uzun uzun seyrederek, lunaparkta atlı karıncalara İpek’i bindirerek, parkların bahçelerin keyfini çıkara çıkara gezdik.

Cumartesi sabahı dört gözle beklediğim Nothinghill’ deki Portobello Road Market’te kurulan pazara gittik. Pazara giderken, önce benim bilmem kaç kere bıkmadan seyrettiğim filmin geçtiği kitapçıyı İpek’in de resmi olsun diyerek ziyaret ettik. Kitapçıları, kitap kokularını severim ama böyle bir kitapçıdan içeri girerken Julia Roberts ve Hugh Grant sahnelerini yaşayarak geziyorum.

Sonrasında renkli müthiş güzellikteki Nottinghill evlerini sokaklarını geziyoruz.

Sonunda pazardayız. Pazar öyle kalabalık ki tezgahlara ulaşmakta zorlanıyoruz. Tabi pound’un 8,5 lara varması karşısında her şey bize pahalı geliyor yine de sokak resimcilerinden resimlerimi, çay kutumu alıyorum.

Benim şehirleri gezerken şarkılarım vardır. Üstteki sokak şarkıcısını Londra gezimin anısına atfediyorum. ( Portobello Road Market)

O kadar gezip yorulmuşuz ki fish&chips yemeden olur mu? Nothinghill’ de The Fish House’da yedik ve küçük bir yer ama tat müthişti. Fiyatlar ise fena, bir de ödediğin fiyatın %12,5 gibisini servis parası alıyor ya amanın dedirtiyor. Yani bir büyük tabak, bir çocuk tabağı, iki kola, turşu ve servis parası 45 pound tuttu ki şimdi 350 TL ye denk geldi. Yani pahalılık sadece buraya özgü değil her şey böyle, bir top dondurma 20 TL, 1 pamuk şekeri 14 TL …

Notthinghill’den Holland Park‘a gittik. Yağmur uzun zamandır yağmadığı için parklar kurumuş. Burada children adventure park içinde zaman geçiriyoruz. İpek bu sene Avrupa’nın güzel parklarında çok güzel vakit geçirdi dolayısıyla ben de.

Pazar sabahı erkenden Columbia Road Flower Market’e gittik. Çiçek pazarı, birbirinden güzel mis kokulu çiçekler arasında dolaşmak ve ben. Çok severim çiçekleri. Herkesin elinde paket paket çiçeklere imrendim gerçekten. Sürekli eşime şunu alsak bunu alsak götürebilir miyiz diye diye pazarı gezip bitirdik.

Ertesi sabah otelin arka sokaklarındaki Archbishop’s Park‘a gittik. Öğlene kadar parkta vakit geçirdik. Burada hem çocuk parkı var hem de şehrin en ünlü zipline skyline sporu yapılıyor. Meraklısına duyurulur.

Öğleden sonra tüm günü müzelere ayırdık. Hemen hemen hepsini daha önce gezmiştik ama İpek için tekrar geziyoruz. Önce Victoria& Albert Müzesi’ni gezdik şu an Frida Kahlo sergisi var. Müzenin bahçesi ise ayrı bir güzellikte. Havuzda çocuklar oynarken, büyükler de çimlerde yiyip içiyor güneşin tadını çıkarıyor. Tabi biz ve İpek de buranın tadını çıkarıyoruz.

Buradan çıkıp Natural History Museum müzesine geçiyoruz. Bu müzelerin hepsi ücretsiz geziliyor. Doğa Tarihi Müzesi’nin ana salonu tadilatta. Daha önce görmemiş olsam üzülürdüm. Yine dinazorları ve diğer canlıları gezdik. İpek bayıldı hepsine.

Buradan çıkıp Bilim Müzesi istikameti boyunca devam edildiğinde meşhur olmazsa olmaz Hyde Park’a geliyoruz. Yine burada Prenses Diana anısına yapılmış havuzda çılgınca yüzenleri, ördekleri seyrediyoruz.

Heryer o kadar kalabalık ki ancak parklarda nefes alınabiliyor. Ah ah ! Şimdi buralarda yaşasam her gün önce parklarda sporumu yapar sonrasında kitabımı, kahvemi alır o uçsuz bucaksız yeşilliklere uzanır kafamı dinlerdim diye içimi geçirmeden edemiyorum. Evet Londra çooook kalabalık, karmaşa, koşuşturmalı bir şehir ama en azından kolayca ulaşılacak parkları var.

Buradan sonra gün gün yazamayacağım ama oğlumla da kavuştuktan sonra yaptığımız bir kaç çocuklarla yapılabileceklerden bahsedeceğim.

Daha önce de gitmiştik ama yine ücretsiz gezilebilecek Waterloo yakınlarında ki Savaş Müzesi‘ni gezdik.

Covent Garden’a 3-4 kez gittik. En sevdiğim Ben’s Cookie den yedik. Burada sokaklar harika. Gösteri yapanlar, şarkı söyleyenler, dans edenler, pazarı, yiyenler, içenler capcanlı bir yer burası.

Covent Garden arka sokaklarında Neal’s Yard sokağını bulduk. Burası renkli şahane bir avlu. Burayı da görmenizi tavsiye ederim.

Tabi ki Tower Bridge‘e gittik. Muhteşem Londra’nın olmazsa olmazı, simgesi.

Bir günümüzü geçirecek şekilde Regent Park’a gittik. Diyorum ya hep Londra demek uçsuz bucaksız park demek. Quinn Mary Rose Garden’daki gülleri kokladık. Çimlerde otelden aşırdığımız kekler ve yanımızda her zaman taşıdığımız atıştırmalıklarla piknik yaptık. Sincap sevdik, kuşları kovaladık, besledik.

Regent Park yakınlarında Sherlock Holmes müzesini ve shopunu gezdik.

Oxford Street, Regent Street gibi alışveriş caddelerinde dolaştık alışveriş yaptık. Özellikle bayıldığımız İngiltere’nin kendi markası Primark‘tan çocuklara bir sürü bir şeyler aldık. Hem ucuz ürünler bulabilirsiniz hem de çok çeşit var. Zaten turistler burada kendini kaybediyor, kasa kuyrukları çok fena. Marks and Spencer food gibi marketlerini gezdik. Market gezmeyi de çok severim. Hem daha ucuz hem de yerel tatlar bulmak mümkün oluyor.

Marketlerdeki çiçek stantlarına bayılıyorum.

Regent Sreet’de ki Hamleys oyuncakçısını iki üç kez gezdik.

M&M dükkanı çocukla gezenler için olmazsa olmaz.

Tabi ki lego dükkanı …

Bol bol Londra kitapçısı gezdik onu başka yazımda anlatacağım.

Shake&Shack hamburger restoranlar burada meşhur. Gerçi İstanbul’da da açıldı. Güzel menüleri var, bolca onlardan yedik. The Golden Union Fish Bar’da fish&chips in tadını çıkardık. Burayı da tavsiye ederim.

Sonrasında günde ortalama 25.000 adım atarak, bazen metroya bazense çift katlı kırmızı otobüslere binerek tüm şehri baştan sona gezdik.