Şimdi nasıl söze başlamalıyım bilemiyorum ama Edinburgh nasıl ortaya çıktı ondan bahsedeyim. İngiltere vizesinin bitmesine günler kalmış, yılbaşı Christmas Marketler kuruldu kurulacak tabi benim de içim kıpır kıpır. Önümüzde bizim oğlanın ara tatili var ama onun vizesi bizden önce bitiyor. Her şey birlikte olmuyor ne yapalım diyerek hemen uçak biletlerini alıyoruz.

İskoçya için okuduklarım hep beni iklim olarak korkutmuştur. Yazın giden birinin içlik giydiğini okumuştum kış nasıl olur acaba diye çok endişelendim açıkçası. Eldivenler, bereler onlar bunlar kalın kalın kıyafetleri doldurdum bavula. Malum küçük çocukta var. Sonuç; hiç üşümedik ! Kasım ayı evet ama hava hiç de soğuk değildi, evet yağmurlu bir şehir ama on dakika yağıp durdu her defasında. Daha ne olsun keyifli keyifli gezdiğimiz bir şehir oldu.

Benim gezilerimde, eğer o şehre ya da ülkeye ilk defa gidiyorsam uçak inişe geçerken nasıl bir şehir olduğunu tahmin edebiliyorum. Daha inişe geçerken çok çok sevebiliyorum bir bakışta. İşte Edinburgh’da onlardan. img_1243-1

Edinburgh niye kalbimi çaldı; çok çok iyi korunmuş bir şehir zaten UNESCO korumasında, başka bir çağa ışınlanmış hissi veriyor, düzenli, temiz, koşturmasız bir şehir aynı zamanda. Bir tarafı Kuzey Denizi sahillerine sahip. Yağmuru bile bu şehirde sevdim bu kadar yakışır bir şehir. Yani anlatılmaz görülür, yaşanır.

4 saat süren uçuştan sonra havaalanına indik. Uçaktan oyalanmadan inilmesi gerektiğini her defasında unutup pasaport kontrol sırasına geç kalıyoruz tabi ki. Tek bir polis sonrası herkese sorulan uzun sorularla 1 saat burada oyalanıyoruz. Neyse ki otele transfer olayı yok. İlk defa airport yakınında kalıyoruz. Yürüyerek 10 dakikada hoop oteldeyiz. Otelimiz vazgeçilmezlerimizden Double Tree by Hilton Edinburgh Airport. Otele yerleşirken verilen sıcacık hoşgeldiniz cookie leri de en sevdiklerimizden. Havaalından şehre 100 numaralı otobüsle ulaşım sağlanıyor. 15 dakikada bir geçen çift katlı rahat bir otobüs.

Neyse gelelim Edinburgh’a ; nereye gittik nereleri keşfettik, ne yedik vs kısmına…

Edinburgh’ta gezilecek yerler Old Town bölgesinin içinde ama öyle küçük bir alan değil burası. Edinburgh Kalesi’nden başlayan Holyroodhouse Sarayı’nda son bulan Royal Mile yolu yani Kraliyet yolu boyunca yürürken sağlı sollu bir çok yer görüp gezebiliyorsunuz. Yol boyunca görülecekleri şöyle sıralarsak; İskoçya demek viski demek diyenlere Scotch Whiskey Heritage, atraksiyon severlere Camera Obscura, Edinburgh ortaçağına ışınlanmak isteyenlere Mary King’s Close, St.Giles Katedrali, müze sevenlere National Museum of Edinburgh ve en son ödül almış binasıyla İskoç Parlemento Binası ve Holyroodhouse Sarayı var. Holyrood Sarayı’nın olduğu yerde Holyrood Parkı ve volkanik tepe Arthur’s Seat yemyeşil bir görsel şölen sunuyor.

Royal Mile yolu boyunca yürürken çeşitli etkinliklerle karşılaşıyorsunuz. En güzeli gayda çalan kiltli yani iskoç etekli çalgıcılar. Türlü türlü gösteriler yapanlar ve 11 Kasım’a denk geldiğimiz için 1.Dünya Savaşı bitişi kutlamalarıyla karşılaşıyoruz. Göğsüne kırmızı çiçek takan yüzlerce güzel giyinmiş İskoç Halkıyla  bir arada olmak muhteşemdi.

Royal Mile üzerinden gelirken renkli vitrinleriyle yürümesi çok zevkli Victoria Street‘e doğru kıvrılıyoruz. Aşağısı yerel restoran ve pubların olduğu ve cumartesi bir pazarın kurulduğu Grassmarket. Burası eskiden at, sığır gibi büyükbaş hayvanları satıldığı bölge. Aynı zamanda burası eskiden idam edilme yeriymiş.

Chambers Street’te yer alan İskoç Ulusal Müzesi’ne doğru giderken yolda J.K. Rowling’in Harry Potter’ı yazdığı kafe olarak bilinen Elephant House‘u görüyoruz. Zaten önünde resim çektiren Uzakdoğulu grup görürseniz bilin ki orası meşhur bir yer. Onun yakınındaki Patisserie Valerie‘de mola veriyoruz. Harika pastalarından ve çayından deniyoruz. Sütlü çay içmeyi deneyin biz eski Londra günlerinden zaten çok beğenmiştik. Burada da pastalarımızı, çaylarımızı içtikten sonra yürürken karşımıza Greyfriars Bobby köpek heykeli çıkıyor. Meğer sahibi öldükten sonra mezarı başında kendi ölene dek 14 yıl beklemiş hiç ayrılmamış. Sadakat ve sevgi örneği olarak heykeli dikilmiş.

İskoç Ulusal Müze‘yi geziyoruz. İskoç tarihi, doğası, bilimsel çalışmaları, tasarımsal ürünleri, dinazorları, buharlı lokomotifi ile çocukların da bayılacağı bir müze. Burada bayağı bir zaman geçiriyoruz.

Şimdi söyleyeceğim yeri gezmeden Edinburgh’dan sakın dönmeyin. Biz bayıldık. Şehrin içinde farklı dokusuyla Dean Village bölgesini geziyoruz. Çok çok güzel. Bir zamanlar burada su değirmenleri varmış ve köylerin ekmek ihtiyacı buradan karşılanırmış. Mimarisi, yeşil manzarası ve minik şelalesiyle büyüleyici bir yer.

Stockbridge diğer gezilecek yerlerden. Burada değişik tatların tadıldığı bir köylü pazarı var. Ayrıca buradan geçen nehir etrafında da restoran, kafeler var.

Harika bir park görmek için Middle Meadow Walk yoluna ve yanındaki parka gidiyoruz. Sonbahar bu kadar mı yakışır bu şehre. Kesinlikle yollara dökülmüş yapraklar toplanmıyor ve böylece benim kalbimi çalma sebebi oluyor Edinburgh. Burası Sonbahar’da böyle güzelken ilkbahar resimleri görmüştüm bambaşka çiçekli bir güzelliğe bürünüyor. Ben daha fazla konuşmayayım resimler konuşsun.

Deniz kenarında bir liman bölgesi olan ve Edinburgh’a 5 km uzaklıktaki Leith‘e gittik. Burada bulunan Britanya Kraliyet Gemisi gezilebiliyor. Vaktiniz yoksa çok da görülecek bir yer değilmiş. Kuzey Denizi’nden okyanusa açılan büyük kırmızı gemileri görmek daha hoşumuza gitti.

Kuzey Denizi boyunca uzanan Portobello Beach gerçekten şahane bir yer. Burasını görmeden geçmeyin derim. Yazın burası nasıl güzel oluyordur. Gelgit olayından denizin çekilmesiyle sahilde ıslak harika kum üzerinde yürüyoruz.suDHbtq8TZi5o70SEQ0TtA

Old Town bölgesinin paraleli New Town bölgesi. Burada görülmeye değer yerlerden biri Princes Street. Burada alışveriş için bizim ve bence tüm turistlerin olmazsa olmazı Primark mağazası ve diğer ünlü mağazalar bulunuyor. Ayrıca Scott Monument yani yazar Walter Scott anısına dikilmiş anıt var. 287 basamak çıkmayı göze alırsanız şehir manzarasının tadını çıkarabilirsiniz. Yolun sonunda Calton Hill tepesine ulaşılıyor. Burada Napolyon Savaşları kurbanları anısına National Monument, Trafalgar Savaşı anısına dikilmiş Nelson Monument gibi anıtlar var. Burada ayrıca içimi acıta acıta biz gittikten iki gün sonra açılacak devasa Christmas Market kurulma hazırlıklarına da şahit oluyoruz.

Ne yenir ya da ne yedik bölümüne gelince; İskoçların en ünlü yemeği kuzu işkembesinden yapılan Haggis yemeğidir. Valla biz bunu otelde sabah kahvaltısında koymuşlardı tadına baktık yani özel bir yere gidip yemedik. Çünkü lezzetli ama yenmese de olurdu. Biz bir gün tavuk çeşitlerinin yendiği Nandos‘da yedik. Hanover Street’de Hard Rock Cafe var. Princes Street’te Mc Donalds bulunuyor ki zaten çocuklu olduğumuz için kurtarıcı oluyor. İskoç bisküvilerinin de tadına bakınız ve benim gibi sırf ekoseli kutuları için iki üç paket çantaya atınız.

Biz yapamadık ama siz yapın kısmında ise üzülerek 5 yaş altı kabul edilmediği için gidemediğimiz Highland turuna katılınız. Günübirlik olanları da var iki üç günlük de. Bir daha gelme sebebimiz olsun ne yapalım. Hamish cinsi büyükbaş hayvanları da göremedik.

İskoçya’dan ne alınır derseniz de paraya kıyarsanız kaşmir kareli ürünler alabilirsiniz. Çakmaları da var ama gerçekleri çok pahalı. Kilt adı verilen ekoseli eteklerden de alınabilir sevenler için. Vintage kıyafet ve eşya satan birçok mağaza var. Tabi sevenler için yine viski  olmazsa olmaz. Edinburgh bir Harry Potter cenneti onunla ilgili bir sürü eşya satan mağazalar var.

Önemli gördüğüm, gezdiğimiz yerleri anlatmaya çalıştım ama tek yapılacak yağmura rağmen soğuk demeden yürümek yürümek… Bu eski Ortaçağ kokulu şehir ancak bu şekilde geziliyor.