Edinburgh’a gelmişken Highland turu olmamışsa bir günümüzü de bir başka şehre ayıralım diyerek Glasgow’a gitme kararı alıyoruz. Edinburgh Havaalanı’ndan kalkan otobüslerle 1,5 saat süren yolculukla Glasgow’a varıyoruz. Yol boyunca açan güneş ve yağan yağmurlar sonucunda oluşan gökkuşağı manzaralarıyla yol nasıl geçti anlamıyoruz.

Otobüs Buchanan İstasyonunda indirdikten sonra şehir merkezine yürümek 5 dakika gibi sürüyor ve yine aynı adı almış Buchanan Caddesi boyunca yürüyoruz.  Araç trafiğine kapalı ve illa benzeteceksek İstiklal Caddesi havasında bir cadde ve harika mimariye sahip binalar ve pek çok markanın mağazaları var. Gezinmek gayda çalan müzisyenleri dinlemek ve biraz alışveriş yapmak için ideal bir cadde. Yılbaşı üzeri geldiğimiz için zaten her yer Christmas malzemeleri, kartpostalları, süsleri ile dolu. Glasgow’un bana bir sürprizi oldu. Caddenin sonunda burası da neymiş derken Christmas Market’e rastlamaz mıyız! Edinburgh’da kaçırdık diye üzülüyordum ki yuppi !!! Bu sene de görmedim yaşamadım demeyeyim. Şehrin merkezinde yer alan tren garıyla aynı cadde üzerinde kuruluyor. Tren garı yazan köprünün altındaki alanda eskiden günlük işler bulmak için Highland’li erkekler beklermiş ve buraya Highlandman’s Umbrella adı verilirmiş.

Glasgow Modern Sanat Merkezi önünde duran atlı heykeli başındaki trafik konisi pek bir enterasan geldi ve içeriyi gezmek parasız olduğu için şöyle bir bakıp çıkıyoruz.

George Meydanı‘nda dolaşıyoruz. Burası çeşitli etkinliklerin yapıldığı bir yermiş ama biz gezerken bir şey yoktu.

Clyde Nehri‘ne doğru gidiyoruz ama yağmur peşimizi bırakmıyor. Yağmura rağmen yine de şu meşhur mural sanatı olan binalardan bir kaçını da görmeye çalışıyoruz. Hepsi şehrin çeşitli ve birbirine uzak mesafelerinde olduğu için pes etmek zorunda kaldım. Vakti olan için bu güzel resim sanatının şehre kattığı şıklığı görün derim.

Sonbahar yaprakları, köprüleri ile nehir manzarası harikaydı.

Nehirden tekrar alışveriş caddelerine doğru yürüyoruz. Karşımıza ne alırsan 1 pound olan bir market çıkıyor. Çoluk çocuk seviniyoruz. İçerisi o kadar güzel ürünlerle doluydu ki kendimizi kaybediyoruz. Barselona’ya gittiğimizde de yıllar önce ne alırsan 1 peseta satan bir mağazadan neler neler almıştık. Gerçi burada çoğu 1 ama genelinde her şey her fiyata vardı. Süsler, kurabiyeler, her yerde aradığım kazımalı harita rulosu, lambalar doldurduk çantaya görmemiş misali.

Çok acıkıp yer bakınıyoruz ama en iyisi bildiğin yerdir diyerek klasik mekanımız Hard Rock Cafe‘de (Buchanan Caddesi üzeri) nachosları, hamburgerleri mideye indiriyoruz. Yanımızda doymak bilmeyen bir ergen, yemek seçen bir çocukla yapılacak en iyi şey tanıdık mekan bulmak oluyor. Oradan çıkıp Starbucks’ta Christmas lezzeti sunan kahvelerimizden sonra dönüş için otobüs durağına doğru yol alıyoruz.

Glasgow İskoçya’nın en büyük şehri ve aynı zamanda üniversite şehri denilebilir. Korunmuş tarihi yapıları ile insanı cezbeden görüntüler oluşturuyor. Victoria dönemi şatoları, doğal güzellikleri ile Glasgow aynı zamanda tarih kokan bir şehir. Canlı, hareketli ve bir o kadar da sakin yavaş. Tıpkı Edinburgh gibi yağmur ve sonbahar yaprakları çok yakışıyor bu şehre…