Berlin; uzun zamandır gitmek istediğim hep merak ettiğim, bir çok romanda okuyup hayal ettiğim bir şehirdi. Sonunda araya sıkıştırmalı bir Berlin gezisi oldu. Atina’dan Easy Jet ile 3 saat süren uçuşla Berlin’e vardık, vardık ama bavullar bekle ki gelsin. Yaklaşık 1 saat kadar bavulların gelmesini beklerken Almanya disiplinine hiç yakışmadığını düşünerek söylenip durduk. Otelimiz Mitte Bölgesi’nde Park Plaza Wallstreet Berlin‘di. Havaalanından otele gitmek için çocuk koltuğu olan taksiye yönlendirildik ve taksi şöförümüz Türk çıktı. Sohbet muhabbet derken taksi ücretini tam sayıya yuvarlayıp Türk kazığı attı adeta. Neyse diyerek sesimizi çıkarmadık.

Otele akşam vakti yerleştiğimiz için çevrede bulunan en yakın Verona İtalyan restoranında akşam yemeği yedik. Ertesi gün erkenden şehir turumuz başladı. Başladı ama biz otelden dışarı adım atar atmaz buzz gibi bir hava yüzümüze çarptı. Yaz mevsimi olduğu için yanımızda şorttan t-shirtten, incecik elbiseden başka bir şey olmadığı için ikişer kat üst üste giyip şehri gezmeye başladık. İlk gün hava düzelir diye bekler dururken baktık olmayacak ikinci gün Primark bulup hepimize birer kalın üst aldık. Nasıl soğuk bir hava inanılır gibi değil. Atina’nın 35 sıcağından sonra Berlin’in 16 derecesi şok etkisi yarattı. Yani diyeceğim şudur ki yaz da olsa Avrupa’nın hava durumu belli olmuyor, bir yağmurluk çantaya atmak gerekiyor.

Hemen hemen tüm şehri yürüyerek gezdik. Günde ortalama 25.000 adım atmışız. Bazı yerler için metroya da bindik. Mitte’den yani otelin bulunduğu bölgeden yürüyerek Berliner Dom’a yani Berlin Katedrali’ne vardık. Katedralin olduğu ada, Müzeler Adası, Spree Nehri üzerinde ve Bergama Müzesi, Bode Museum, Neues Museum, Alte Nationalgalerie gibi müzeleri bulunduruyor. Hepsini gezmek ne mümkün. İnanılmaz kuyruklar var hepsinde. Onun için iyi araştırıp erkenden gitmek gerekiyor.

Müzeler Adası’ndan Unter der Linden Caddesi‘ne geçip, geniş cadde boyunca sağlı sollu dizilmiş ıhlamurların altından yürüyerek Berlin’in en önemli simge yapısı Brandenburger Tor’a yani kapıya çıkıyoruz. Burada gösteri yapanlar, yoga yapanlar, her türden millet kalabalığı mevcut. 17.yy da yapılmış ve mucize bir şekilde 2. Dünya Savaşı’nı atlatarak ayakta kalmış bir yapı.

Yazdığım mesafeler inanılmaz uzun mesafeler. Berlin’de caddeler çok geniş ve bir görülecek yerden diğerine ciddi yollar katediliyor. Berliner Dom’un karşı caddesine geri dönüp bu sefer çok beğendiğimiz Nikolaikirche Bölgesi‘ni geziyoruz. Burası yeni yapılmış Berlin binalarından farklı eski bir bölge. Şehrin içinde adeta minik bir köy havasında. Burada en çok da elle basılan su kuyusuna bayıldık.

Berlin’e gelip; 1961 yılında yapılan ve 1989 yılında yıkılan Berlin Duvarı’nı görmemek olur mu? Genel olarak herkesin aklında “Almanya’yı doğu ve batı olarak ikiye ayıran yapı” olarak yer edinmiş olan duvarın bugün sadece 1,4 km uzunluğunda kalıntıları mevcut. Dünyanın en uzun açık hava müzesi olan East Side Gallery‘de insanların o dönem yaşananları unutmaması için tüm dünyadan sanatçıların barışı ifade eden ve savaş karşıtlığını vurgulayan duvar resimleri bulunuyor. Bu duvar kalıntılarının turistik bir bölümü de Check Point Charlie‘de yer alıyor. Burası, batı tarafında Amerikan Ordusu’nun, doğu tarafında ise Sovyet askerlerinin geçişleri kontrol altında tutmak için kullandığı sembolik bir nokta olmuş. Bu geçiş noktasında asker görüntülü kişilerle resim çektirilebiliyor. Bu duvar olayını turistik açıdan biraz abartmışlar bence. Duvarın parçalarını hediyelik eşya dükkanlarından hatıra niyetine alabiliyorsunuz. Ayrıca olaylara dair ilgi çekici belge ve fotoğraflarsa kulübeye yakın konumdaki müzede sergileniyor.

Check Point Charlie

Alexanderplatz Berlin’in önemli meydanlarından biri. Bir nevi alışveriş ve yemek yeme yerleriyle canlı kalabalık bir meydan. Ayrıca burada 1969 yılında yapılmış 368 metre uzunluğunda, 30 dakikada bir 360 derece dönen bir TV Kulesi var. Kulenin en üst katında asansörle çıkılan restoran mevcut. Buradan metroya atlayıp Hackescher Markt meydanına gidiyoruz. Burası cıvıl cıvıl kafeleri ile turistlerin gözdesi bir meydan. Tüm sokaklara girip çıkıyoruz, iç içe geçmiş avluları geziyoruz derken yağmur yağmaya başlıyor ama hiç rahatsız olmuyoruz. Aksine Edinburgh’tan sonra Berlin de yağmuru yakıştırdığımız şehirler listesine giriyor. Yağmurda ıslana ıslana yürürken Cafe Cinema’nın olduğu avluya geliyoruz. Avluda çok güzel grafittiler var ve aynı zamanda burada, Amsterdam’daki Anne Frank Haus’un Alman ortak kuruluşu olan Anne Frank Zentrum müzesi bulunuyor. Anne Frank, günlüğü ve yaşam öyküsü olan Yahudi bir kızdır ve ailesinin, 1933 yılında Frankfurt’tan Amsterdam’a kaçışı ve 1942’den 1944’a yılına kadar bir evde gizlenme hikayesidir. Anne Frank’ın yazdığı günlüğü okumuş ve Amsterdam’da gizlendiği evi gezmiştik, inanılmaz etkilemişti bizi. https://www.annefrank.de/

Yağmurdan sırılsıklam ıslanmış halde Five Elephant Mitte Kafe’ye atıyoruz kendimizi. Kahvelerimizi ve tatlımızı alıp yağmuru seyretmek üzere camın önündeki taburelere yerleşiyoruz. Yorgunluktan mı nedir bilinmez kahvesini de tatlısını da mekanı da çok beğeniyoruz.

Berlin’de pazar gününe denk geldiysek yapılacak en iyi şey bit pazarı gezmektir. Metroya atlayıp Mauerpark Fleamarket‘a gidiyoruz. Burası caddenin her iki tarafına yayılmış bir bit pazarı ve içinde antika kahve fincanları, porselen tabaklar daha neler neler mevcut. Herkes çılgınca tezgahlarda sıralanmış kolileri karıştırıp bir şeyler bulma çabasında. Sadece burada eski eşyalar yok tabi yeni tasarım ürünleri, çiçekler, kıyafetler de var. Biz buradan sonra bir ülke daha gezeceğimiz için maalesef sadece bakmakla yetiniyoruz. Hemen yanındaki parkta tüm gün süren eğlenceleri, gösterileri de seyredip eğlenebilirsiniz. Geri dönmek için metroya doğru giderken Haferkater Cafe‘de yulaf lapası tatlısı ve kahve molası veriyoruz. Yulaf Lapası sevenlere şiddetle tavsiye edeceğim bir yer burası.

Haferkater Cafe

Bugün bit pazarı günü olur da tek bir yer gezmeyle olur mu diyerek metroya atlayıp Boxhagener Platz’da yer alan Sunday Flea Market‘i geziyoruz. Tabi burada artık dayanamayıp 3 tane tablo bizimle eve geliyor. Dönüşte buraya yakın Eatalian Berlin’de Fritz-Kola eşliğinde pizza ve makarnanın tadına varıyoruz. Masalar Fritz-Kola kapaklarıyla süslenmiş, çok güzel bir mekan ve tatlar çok lezzetli. Berlin’e gelmişken kafeinli kolanın muhteşem tadına bakmadan dönmeyin derim.

Eatalian Berlin

Gendarmenmarkt Meydanı görülmesi gereken, Opera Binası, Alman ve Fransız Katedrallerinin olduğu büyük, popüler bir meydan. Etrafında restaurantlar ve hediyelik eşya dükkanları var. Yılbaşında burada noel marketleri kuruluyormuş.

Konzerthaus

Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı veya diğer adıyla Holokost Anıtı’nı Berlin’e gelmişken görmeden geçmemek lazım. Holokost’da hayatlarını kaybetmiş Yahudilere adanmış bir anıt mezar. Mimar Peter Eisenman’ın tasarladığı anıt, 1900 m2’lik bir alanda çeşitli yüksekliklerde 2711 beton bloktan oluşuyor. Buraya gelmeden önce ”Soykırım Anıtı’nda Şok Edici Selfiler’ adlı bir haber okumuştum ki ben de gördükten sonra kesinlikle aynı düşünüyorum; insanlar anıt mezarların üzerine çıkıp türlü türlü pozlar veriyorlar oysa ki buranın bir mezar simgesi olduğunu unutmamak gerekir.

Berlin’de acaba Türkler nerede yaşıyor diye merak edenleri Kreuzberg Bölgesi’ne alabiliriz. Berlin’de çok sevdiğim mural sanatını gezmeye geldiğimde bu bölgenin aslında Türk mahallerinden oluştuğunu gördüm. Kreuzberg’e gelirken Berlinische Galerie yani modern sanatlar müzesini de gezebilirsiniz. Yetişkin ücreti 12 euro ve ayın ilk pazartesine denk gelirseniz 7 euro, 18 yaşa kadar ücretsiz, gezip gezmemek size kalmış ama içini gezmeseniz de bahçesi oldukça keyifli. Yerdeki harf döşemelerle İpek oldukça eğlendi.

Kreuzberg
Berlinische Galeri
Mural

Berlin’de büyük bir kitapçı olarak Dussmann das KulturKaufhaus gezilebilir. Hem pahalı olması hem de almanca ile işimiz olmaması sebebiyle sadece bir duvar haritası çantaya atıyoruz ve çocuk bölümündeki oyun alanında bayağı bir soluklanıyoruz. Kitapçı oldukça büyük ve iç dizaynı çok güzel yapılmış.

Dusmann das Kulturkaufhaus

Kurfürstendamm Caddesi Berlin’in Rolex’den Prada’ya lüks mağazalarının olduğu geniş, uzun, nezih bir cadde. Her ne kadar benim pek işimin olmayacağı markalar olsa da biz burada Einstein Cafe‘de lezzetli tatlıların ve kahvesinin keyfini çıkardık. Caddenin sonuna doğru daha makul fiyatlı Zara, C&A gibi markaların olduğunu görüyoruz. Yılbaşı süslerinin çeşitliliği karşısında hayran olacağınız Kathe Wohlfahrt mağazasını da gezebilirsiniz. İçeride fotoğraf çekmek yasak ama İpek’in ısrarına karşı gizli gizli Noel Baba’yla poz çekiyoruz. Akşam yemeğini de yine burada bulunan aşina olduğumuz Vapiano‘da yiyerek Berlin’e veda ediyoruz.

Vapiano

Berlin’de neler meşhur diye sorarsanız; herhangi bir yerde rastlayacağınız irili ufaklı boylarda farklı renklerde olan Berlin’i simgeleyen Berlin Ayı‘ları var. İpek bu ayılara bayıldı, her gördüğünde hepsine sarılıp poz verdi. Diğer simge ise trafik lambalarının içinde göreceğiniz yeşil renkli Ampelmann isimli adam. Ampelmann’ın hediyelik eşya dükkanları da var. Simge olmasa da ben sarı renkli metrolarına bayıldım diyebilirim.

Ampelmann

Yazdıklarımın hepsi size bir fikir vermiştir umarım ama gönlünüz nereye götürüyorsa Berlin’i öyle gezin ve yaşayın. Şehir bir şekilde sizi yönlendiriyor diyebilirim. Ben son yıllarda çok fazla her binayı görme arzusu ile gezmiyorum şehrin tadını çıkarmayı daha çok tercih ediyorum. Kafelerinde uzun uzun oturmak, parklarında, kitapçılarında vakit geçirmek daha mutlu ediyor beni. Son söz; Biz Berlin’i çok sevdik…