MARBELLA

Malaga’dan Sevilla’ya giderken önce Marbella’ya sonra Ronda’ya uğradık. Marbella, İspanya’nın en popüler tatil yerlerinden biri olduğu için burayı es geçemedik. Tarihi binaları, daracık sürprizli sokakları, büyüleyici liman manzaraları, çiçekli seramikli balkonları, golf sahaları, otelleri, uzun kumsalları ile tipik bir Akdeniz Şehri olarak kendini bize sevdirdi.

Önce arabayı şehir merkezine yakın bir otoparka park ettik sonra şöyle bir sahili nasılmış diye gezelim dedik ve sahilde Salvador Dali‘nin heykellerinin sergilendiği parka rastladık. Avenida del Mar Meydanı Salvador Dalí’ye ait bronz heykellerle, palmiyelerle harika bir park. Buradan içinde seramik bankların, seramikle çevrilmiş havuzun, atlı karıncanın, devasal ağaçların ve çocuk oyun alanlarının olduğu La Alameda Parkına geçtik.

Marbella’nın şehir merkezinin olduğu sokakların altını üstüne getirdik. Harika daracık sokaklarda kendimizi kaybettik. Seramikle süslü evler, çiçekler… inanılmazdı.

Yolumuz uzun olduğu için Marbella’da iki üç saat kalabildik. Ama burası konaklamalı deniz tatili yapılabilecek bir yermiş. Kendime de okuyanlara da not olsun.

RONDA

Marbella’dan Ronda yaklaşık 60 km ve 1 saatte vardık. İspanya’nın en eski yerleşim yerlerinden biri olan Ronda, içinden geçen El Tajo Kanyonu ile büyüleyici manzaralar sunuyor. Şehir küçük ve yürüyerek tüm şehri bir çırpıda gezdik ama bizdeki beğeni etkisi büyük oldu.

Ronda şehrinin simgesi Puento Nuevo köprüsü yapımına 1542 yılında başlanmış ve 200 yıl kadar sürmüş. El Tajo kanyonunu ikiye bölerek muhteşem bir manzara sunuyor. Kanyondan 120 metre yüksekliğinde olan bu köprüden aşağıya baktığınızda ürkütücü bir doğa ile karşılaşıyorsunuz. O kayaların üzerine yerleşim yeri nasıl kurulmuş şaşırıyor insan. Okuduğum kaynaklarda eğer doğruysa ki çok ürkütücü; kurşun harcamamak için, elleri kolları bağlanan faşistler bu uçurumdan Tajo nehrine atılmışlar.

Ronda’nın en hareketli caddesi Calle de La Bola’dan aşağıya doğru yürüdük. Hareketli derken aslında burada sakinlik durgunluk var. Siesta zamanına denk geldiğimiz için mi bilinmez tam yaşanası bir şehir gibi geldi bize. Sarı beyaz boyalı evler, ferforjeli balkonlar, balkonlardan sarkan çiçekler, daracık sokaklar, kapıların içinden görünen seramik kaplı merdivenler daha neler neler var. Caddede sağlı sollu hediyelik eşya dükkanları var. İpek’in ısrarları ile bambu yelpazelerden alıyoruz. Buradaki dükkanlarda çokça mantardan yapılmış eşyalar satılıyor ama ben pek sevmedim.

Caddenin sonunda karşıya geçildiğinde Plaza de Toros de Ronda yani boğa güreşi alanı var. İspanya’daki ilk boğa güreşi arenası ve 1784 yılında neoklasik tarzda inşa edilmiş bir arena. Yılda bir kere düzenlenen tarihi boğa güreşi “Corrida Goyesca” burada yapılmaktaymış. Arenanın içinde bir de müze var.

Dönüşe geçmeden önce Mc Donalds’da bir şeyler atıştırıp (malum çocuklarla geziyoruz) Santa Cristina Kafe‘de çok başarılı yapılmış churros’ları mideye indirip kahve molası veriyoruz ve Sevilla’ya doğru yol alıyoruz. Ronda’nın sokaklarında dolaşıp, köprülerin üzerinden geçerken bütün bu tarihi doku karşısında iyi ki uğramışız dedirten bir şehir oldu.