2020’nin ilk gezisi Polonya’nın başkenti Varşova’ya nasip oldu. THY’nin yaklaşık 2 saat süren uçuşu ile Chopin Havaalanı’na indik. Ünlü piyanist ve besteci Frederic Chopin Polonya’lı olduğu için havaalanına onun ismini vermişler. Havaalanından otele ve hatta şehirde bir araca binmek gerektiğinde UBER’i kullandık. Çünkü paramızı Polonya parası Zloti‘ye çevirmek istemedik. Böylece taksi dışında da her yerde kredi kartı kullandık. Otelimiz Radisson Collection Hotel Varşova idi. Her zamanki gibi muhteşem bir oda vermiş ve güzel bir ikram sunmuşlar.

İlk gece hemen kendimizi Stare Miasto Bölgesi’ne attık. Hava inanılmaz soğuktu. Fakat meydandaki yılbaşı ağacını, süslemeleri, binalara yansıtılan ışıkları görünce ne diyeyim çok şaşırdım ve çok sevindim. Çünkü defalarca yılbaşı için ayarlama yapmaya çalışmıştım ve oğlumun yılbaşı günü ve öncesi sınavlarının olması son noktayı koymuştu. Aradan geçmiş 17 gün ve sanki şehir bana sürpriz yapmak istemiş gibi herşey yılbaşı modundaydı. Eski şehir meydanında yer alan; Polonya hükümdarlarının resmi ikametgahı olarak hizmet veren Kraliyet Şatosu, 1596’da Polonya’nın başkentini Kraków’dan Varşova’ya taşıyan Kral Sigismund III Vasa’nın anısına yapılmış Sigismund Sütunu, çevresindeki renkli binaları görülmeye değer. Unesco Kültür Mirasları listesine alınmış eski şehir, şehrin en can alıcı bölgesi. Bölge İkinci Dünya Savaşı sonrası restore edilmiş ve bugünkü halini almış. Buradan bir iki sokak yürüyerek Rynek Starego Miastra‘ya geçtik. Aman Allahım! Işıl ışıl bayram havasında buz pateni pisti kurulmuş bir Christmas Market’e rastlıyoruz. Meydanın ortasında bir elinde kılıç bir elinde kalkan tutan Denizkızı Heykeli var. Heykeltıraş Konstanty Hegel tarafından armağan edilen bu eser 1855 yılında yapılmış. Almanlar işgal sırasında bir çok eseri, binaları yerle bir etmiş olsalar da bu heykele dokunmamışlar. Heykelin elindeki kılıç ve kalkan nedeniyle Varşova Denizkızı Heykelinin şehri koruduğuna inanılırmış. Buz pateni yapanlar, müzik, ortam muhteşemdi.

Akşam yemeği için yerel bir mutfakta yemek için Zapiecek Restoranı bulduk. Şehirde bir kaç tane var sanırım ama biz Barbican Surlarına yakın olanda yedik. Kapısında kuyrukta bekliyorsunuz. En son da gelmiş olsanız şansınıza kaç kişiyseniz içeriden kaç kişilik masa boşaldıysa onlar içeri alınıyor. Bir türlü 4 kişilik masa boşalmıyor, o kadar bekledik derken 45 dakika sonra donmuş halde içeri giriyoruz. Buranın en meşhur yemeği olan mantı benzeri Pierogi ve soğan yatağında et sipariş ediyoruz. Garson kızın tavsiyesiyle donmuş damarımızdaki kan dolaşımını ısıtan zencefilli içkilerinden içiyoruz. Tabi yerel yemekler İpek için facia niteliğinde. Mantı diye gözleri açılmıştı ama buradakileri hiç beğenmedi.

Ertesi gün ver elini Varşova Sokakları… Soğuğa aldırış etmeden yürüyerek gezmeye çalıştık. Polonya’nın en yüksek yapısı olan Kültür ve Bilim Sarayı yani Palac Kultury-ı Naukı görülecek yerlerden en önemlilerinden. Stalin tarafından kendisi için inşa ettirilmiş ama kullanması mümkün olmamış. Bu yüksek bina kütlesinin önünde yine sokak buz pistine rastladık ve önündeki kar yığınlarında kar görmemiş İstanbul’lular olarak kar oynadık. Varşova’nın sokakları insanın içini ısıtan sürprizlerle dolu. 42 katlı 3000 den fazla odaya sahip Sarayın 30. katına çıkıp şehre yukarıdan ve dört bir taraftan bakmak mümkün. İkinci Dünya Savaşı’nda yerle bir olan Varşova yeni binalarıyla yeniden hayata dönmüş. Her ne kadar gökdelen tarzı yeni bina yapılmış olsa da şehir de bir düzen bir ferahlık var. Çünkü caddeler olabildiğince geniş, binalar düzenli sıralanmış. Sarayın yakınlarında Ali Baba Kebap‘ı ve kapısındaki insan kalabalığını görünce dönerin burada da sevildiğini anlıyoruz.

Sarayın karşısında yer alan sokak alışveriş merkezinde H&M, Zara, Mango, Tiger, Miniso vb tarzı mağazalar var. Biz sadece her zamanki gibi Tiger’ın altını üstüne getirdik. Buradan çocuklar Lime Scooter’lardan kiraladı ve abi kardeş rahat rahat biz de tabana kuvvet Saxon Gardens’a doğru yol aldık. Saxon Garden, Piłsudski Meydanı’nda bir kamu bahçesi ve şehrin en eski halk parkıymış. 17. yüzyılın sonlarında kurulan, 1727 yılında dünyanın halka açık ilk parkı olarak içinde bir sürü heykeller, havuz var ve tabi ki İpek’in bayıldığı baloncuklar burada da karşımıza çıkıyor. Parkın hemen ilerisinde yer alan Meçhul Asker Anıtı‘nı ziyaret ediyoruz. Polonya’nın özgürlüğü için savaşırken ölen askerleri anmak için yapılmış ve Polonya askerleri yanan ateşin önünde nöbet bekliyor.

Buradan yine epey yürüyerek Varşova Üniversitesi Kütüphanesi’ne doğru yol aldık. Yani çok da görmesek olacakmış. Bina ve iç düzenlemesi oldukça güzel ama şöyle bir baksak dedik ama kütüphane kısmına almadılar bizi. Neyse Avrupa’da üniversite görmüş olduk diyerek Old Town Bölgesi’ne geri döndük. Meğer akşamı ayrı gündüzü ise ayrı güzelmiş. Rengarenk eski binalar yeni binalara inat tüm güzelliği ile meydanda yerini alıyor.

Varşova Üniversitesi Kütüphane Binası
Old Town Market Place
Barbican

Barbican Surları, 1548 yılında Giovanni Battista Venetian tarafından inşa edilmiş. Bir zamanlar şehri koruyan bu surlar şu anda turistik açıdan görülmesi gereken yerler arasında.

Pazar sabahı erkenden ev halkını ayağa kaldırdım. Çünkü pazar günü demek Avrupa’da, benim için bit pazarı ve park bahçe günü demek. UBER’le şehre biraz uzak ve oldukça büyük bir bit pazarı olan Kolo Bazar‘a geldik. Tabi sadece gezdim bir şey almadan döndüm, çünkü paramız yoktu. Olsun görmek bile buranın yaşamı kültürü hakkında fikir veriyor. Cumartesi Pazar sabah 7.00 öğlen 14.00 ‘e kadar açık. Tramvay olarak da 12,13,24 gidiyor ve Dalibora durağında iniliyor.

Pazardan Lazienki Parkı’na gittik. Büyük ve sessiz sakin, şehrin içinde bir doğa harikası bir park. Uçsuz bucaksız ağaçlık bir alan, göletler, kuğular, tavus kuşları, kralın yazlık sarayı daha neler neler… Parkın içinde yürüyüş yaptık, yaz olsaydı mutlaka piknik yapardık. Bayılıyorum böyle devasa huzur dolu Avrupa parklarına.

Varşova’da müze gezelim dediğimizde Warsaw Uprising Müzesini yani Ayaklanma Müzesi‘ni seçtik. Varşova Ayaklanması, Polonya’daki Halk Ordusu birliklerinin Varşova’yı Alman işgalinden kurtarmak için gerçekleştirdiği, 2.Dünya Savaşı’nın önemli bir operasyonudur. Ayaklanma Sovyet Rusya’nın şehrin doğu bölgesinde belirdiği ve Alman birliklerinin geri çekildiği dönemde gerçekleştirilmiştir. Sovyet ilerlemesi aniden durmuş ve böylece Alman birlikleri toparlanarak şehri tahrip etmişler ve Polonya birliklerini mağlup etmişlerdir. İşte operasyonun temel hedefi Almanları şehirden atmaktır. Çatışmalar sırasında şehirdeki binaların çoğu önemli ölçüde tahrip edilmiş. İşte bu işgale karşı gelen ayaklanmayı anlatan müzeyi hüzünle geziyoruz. Pazar günleri bu müzeyi gezmek ücretsiz.

Geri kalan günlerde yedik içtik keyif yaptık. Toplu, her türlü tadın, restoranın, barın bulunduğu Hala Koszyki‘ye gittik. Meksika, İtalyan, Burger, Suşi ne ararsanız var. Biz Semolino İtalyan Pizzacı da yedik. El yapımı pizza ve makarnaları ve ortam harikaydı.

Şehirde çok keyifli kafeler var. Bunlardan biri de Etno Cafe. En sevdiğimde, böyle güzel bir kafede cam önünde yerimi almak, geleni geçeni seyredip hayallere dalarken kahvemi yudumlayıp tatlımı yemek. En çok böyle tadını çıkarıyorum o şehrin. Mascarpone tatlım ve bol köpüklü kahvemle burada epey keyif yaptık. Çocuklar dışarda scooter’a bindiler, sıcak çikolatalarını içtiler… Şehirde başka güzel kafelerden biri ise hepsinde kitaplık ve rahat koltuklar bulunan Nero Cafe‘ler. Hemen hemen bir çok yerde varlar.

Etno Cafe

Varşova’dan ne aldım? Valla öyle pek meşhur bir şey göremedim. Sadece içi erikli çikolataları harika diyebilirim. Onları zaten eşim her zaman getiriyor. Onun dışında içi yumuşak marshmallow çikolataları da meşhur. Zabka yazan büyüklü küçüklü marketleri gezebilirsiniz. Burada da çikolata vs bulunabilir.

Varşova’dan benimle gelenler

Polonya hep görmek istediğim bir ülkeydi. Gayet canlı ve heyecanlı bir şehir. Tekrar bir fırsatta Gdansk, Wroclaw, Krakow şehirlerini içeren bir gezi daha yaparak Polonya’ya tekrar geleceğim. Ne güzel yaptık da geldik buralara. Soğuk olmasına rağmen çok eğlendik. Teşekkürler Varşova, içimde kalan yılbaşı ruhunu yaşattığın için…